“Her durum için planımız vardı. Silahlarımızın çoğu 2. Dünya Savaşı’ndan kalmaydı. Fakat esas unsur
insandır. Asıl savaşan ruhlar ve kafalardır. İnançlıysanız korku ortadan kalkıyor. Yani korkuyu yenen inançtır.”
Emin Çölaşan: Paşam, Kıbrıs Harekâtı konusunda şimdiye kadar sadece politikacılar konuştu. Hiçbir askerin görüşleri kamuoyuna yansıtılmadı. Siz, Kıbrıs’ın bir bölümünü ele geçiren kuvvetlerimizin komutanlığını yapmış bir askersiniz. Benimle konuşmayı kabul ettiğiniz için önce size çok teşekkür ediyorum. Size Kıbrıs Savaşı konusunda bazı sorular sormak istiyorum ve açık yüreklilikle cevap vereceğinize inanıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri Kurtuluş Savaşı’ndan sonra vatanı için ilk kez Kıbrıs’ta savaştı. Elbette hatalarımız ve sevaplarımız oldu. Kahramanlıklarımız oldu, eksiklerimizi gördük. Belki bazı yağmacılık ve ırza geçme olayları oldu. Sizinle bugüne kadar kamuoyuna hiç yansımayan bu konuları konuşmak istiyorum… Paşam, 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Harekâtı başlarken hangi görevdeydiniz?

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıldönümünde Emin Çölaşan’ın bu ilginç söyleşisini sizlere sunuyoruz.
BEDRETTİN DEMİREL: Efendim, biliyorsunuz 15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’ta ani bir hükûmet darbesi oldu. Nikos Sampson adlı bir EOKA’cı, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’u devirerek yönetime el koydu. Makarios Ada’dan kaçtı. Bu durum, Ada’da yaşayan Türk soydaşlarımız için büyük bir tehditti. EOKA’cılar hepsini öldürecekti.
EÇ: Siz o sırada hangi görevdeydiniz?
BD: İskenderun›da 39. Tümen Komutanıydım. Rütbem tümgeneraldi. Tümenimin görevi, Kıbrıs’a yapılacak herhangi bir müdahaleyi gerçekleştirmekti. Bunun için zaten her an hazır durumda bekliyorduk.
MERSİN’DE TOPLANDIK
EÇ: Harekât için nasıl haber geldi?
BD: 15 Temmuz darbesi bize zaten ilk işareti vermişti. Darbeciler meşru Kıbrıs hükûmetini devirmiş ve Garanti Antlaşması’nı çiğnemişlerdi. Bunun üzerine, herhangi bir müdahale mecburiyeti doğabilir düşüncesiyle birliklerimize derhal alarm verdik. Birliklerimiz o zaman İskenderun, Kahramanmaraş, Osmaniye ve İslahiye›de bulunuyordu. Bunların hepsine ‘hazır ol’ emri verildi.
EÇ: Ankara’dan da emir geldi mi?
BD: Geldi elbette… Tabii çok daha önceden, Kıbrıs’a yapılacak bir müdahale durumu için planlarımız hazırdı. Yani birdenbire, böyle hiç ummadığımız bir olayla karşı karşıya gelmiyorduk. Her durum için planlarımız vardı.
EÇ: İçeride bulunan birlikleri hemen kıyıya mı toplamaya başladınız?
BD: Kıyılarımıza intikal emri aldık ve özellikle Mersin yöresinde toplanmaya başladık. Biliyorsunuz, Mersin kıyılarına intikal daha önce 1967 yılında bir kez daha yapılmış, ancak harekât gerçekleşmemişti. Ve Allah bu görevin yapılmasını bize veriyordu.
ASKERİMİZE GÜVENİYORDUK
EÇ: 1974 Temmuz ayında İskenderun’da tümen komutanısınız. Çıkarma olursa siz yapacaksınız. Bunu biliyorsunuz. Temel eksiklerimiz nelerdi bizim? Sizin kafanızda neler kuşku yaratıyordu? Mesela, “Bir harekât olursa şu konularda zayıfız” gibi…
BD: Çölaşan, elimizdeki araç ve gereçler son sistem değildi. Aslında hiçbir ordu, ne kadar zengin olursa olsun en ideal ve en modern silahlara tam anlamıyla sahip olamaz ama…
EÇ: ABD ordusu da öyle midir?
BD: Evet, onlarda bile eksik silahlar vardır. Bizim elimizdeki silahların çoğu da İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan silahlardı. Fakat biz yine de silahlarımıza, askerimize ve subaylarımıza güveniyorduk. Tanklarımız da İkinci Dünya Savaşı’ndan kalmaydı. Deniz çıkarma teknelerimizin hızı yetersizdi. Saatte ancak beş-altı mil hız yapabiliyorlardı. Nitelikleri ve sayıları yeterli değildi, sık sık arıza yapıyorlardı. İçlerinde dizel motor bulunan basit teknelerdi; kimisi iki, kimisi dört tank alıyordu. Elimizdeki araç, gereç ve silahlar modern değildi ama bence kullanılabilen her silah moderndir. Kullanılamayan, ikmali yapılamayan modern bir silah hiçbir işe yaramaz; sadece bir demir parçasıdır. Esas unsur insandır. İnsan ruhu savaşır. Silahlar değil, ruhlar çarpışır. Asıl savaşan ruhlar ve kafalardır.
EÇ: Ama Paşam, bu devirde insanoğlu bir düğmeye basıyor ve yüzlerce kilometre ötesindeki düşmanı imha ediyor. Artık savaşlarda ruhun ne önemi var?
BD: Tabii atom silahlarının ve nükleer silahların dünyada büyük bir deprem yarattığını biliyoruz. Fakat bu silahların dünyada her şeyi bitireceğine ben inanmıyorum. Netice itibarıyla geriye kalacak olanlar yine sen, ben ve insanlardır. Churchill’in dediği gibi sonuçta insanlar yine taş ve sopaya kalacaklardır. Onun için ruhlar önemlidir. Hatta ruh olmayınca, o buyurduğunuz düğmeye basmak bile mümkün değildir.
Plaja şehidin adı verildi
20 Temmuz günü ilk çıkarma ve indirmeleri yaptık ve Türk kuvvetleri iki ayrı yerde tutundu. Biri Girne, diğeri Lefkoşa çevresi… Sonra 22 Temmuz günü siz nereye çıktınız?
Biz Girne’nin Platini denilen, şimdiki Yavuz Plajı’na çıktık. Orada kıyıya benimle birlikte ayak basan ve benim hemen arkamda bulunan Yavuz Sokullu adındaki bir arkadaşımız şehit düştü. O plaja onun adını verdik.
NEDEN GİRNE SEÇİLDİ?
EÇ: Evet efendim, yine gelelim Kıbrıs çıkarmasına… Size 20 Temmuz 1974 sabahı için harekât emri geldi. Çıkarma bölgesi olarak niçin Girne seçildi? Orası Mağusa’ya göre daha ters bir yer değil mi? Rumlar beklemediği için mi oraya çıktınız?
BD: Evet, iyi bir noktaya temas ettiniz. Tabii çıkarma pek çok yerden olabilirdi. Orası düşmanın ummadığı ya da ikinci planda umduğu bir yerdi. Birinci umduğu yer Mağusa kıyılarıydı. Mağusa kıyıları daha geniş, daha açık, daha bol plajlı ve çıkarmaya daha uygun bir yerdi. Mağusa kıyılarına ayak bastıktan sonra ileriye doğru yürümek daha kolaydı. Çünkü arkası açıktı. Girne ise bizim kıyılarımıza, Mağusa’ya oranla daha yakındı. Ancak Girne’de çıktığımız yerin karşısında kıyıya paralel olarak giden Beşparmak Dağları vardı. Bütün kıyıda düşmanın gözetlemeli ateşi vardı ki bu durum çok sakıncalıdır. Ama sonuçta bütün değerlendirmeler yapılmış ve Girne’ye çıkmaya karar verilmiştir.
EÇ: İlk önce hangi birliklerimiz çıktı kıyıya efendim?
BD: İki tane deniz piyade taburumuz çıktı. Onlar görev itibarıyla benim tümenime bağlıydılar. Deniz piyadelerinden hemen sonra iki piyade taburu, aynı zamanda bizim tümenin alay muhabere grubu çıktılar. İlk gün şehit düşen Albay Nuri Karaoğlanoğlu komutasında üç taburlu bir alay… Yani ilk çıkanlar iki deniz piyade taburu, üç piyade taburu, takviyeli bir topçu taburu, bir tank bölüğü ve bir muhabere (haberleşme) grubu olmuştu. Bunlara ‘Çakmak Tugayı’ ismini verdik. Başında Tuğgeneral Süleyman Tuncer vardı.
EÇ: 20 Temmuz sabahı siz neredesiniz?
BD: Ben Mersin’deyim… Çünkü bu kıtalar Mersin’den biniyordu. Biz tümen karargâhı olarak ikinci kademede çıkmayı planlamıştık. İlk çıkan dalgalar arasında tabiî tümen komutanı bulunamazdı. Bu bakımdan, 20 Temmuz günü ben Girne kıyılarına ayak basmadım. Biz 22 Temmuz sabahı, ikinci kademe olarak oraya çıktık.

ÜÇ BİN BEŞ YÜZ ASKER
EÇ: İlk çıkışta çok zorlandık mı Paşam? Düşman çok direndi mi?
BD: Düşmanın ilk çıkarma dalgalarımıza gösterdiği mukavemet çok önemli değildi. Yani onlar da ummadıkları bir yerde, ummadıkları bir zamanda Türk kıtalarını karşılarında buldukları için ilk anda esaslı bir mukavemet göstermediler. Bu bakımdan, ilk gün çıkan birliklerimiz çok kayıp vermediler. Bazı güçlükler olmasına rağmen kıyıya ayak basabildiler. Beş- altı saat sonra düşman mukavemeti iyice artmaya başladı.Düşman, çıkarma bölgesine hâkim tepeleri tutmuştu. Buradan etkili bir şekilde ateş açarak, kıyıya çıkmış bulunan ve zaten dar bir bölgeye sıkışan birliklerimizi yıpratmaya başladı.
EÇ: Alay komutanı Albay Nuri Karaoğlanoğlu da orada şehit düştü, değil mi?
BD: Karaoğlanoğlu 20-21 Temmuz gecesi düşmanın yaptığı gece ateşleriyle şehit oldu. Onun yanında bulunan ve yerde görev yapan pilot Binbaşı Fehmi Ercan da Karaoğlanoğlu’yla birlikte şehit düştü. Kıtalarımız gece karanlığında ve bilmedikleri bir arazide oldukları için çok müşkül şartlar altında kaldılar.
EÇ: İlk çıkardığınız birlikler kaç kişiydi?
BD: Deniz piyade dahil, tahminen üç bin, üç bin beş yüz diyebilirim.
EÇ: 20 Temmuz sabahı sadece Girne kıyılarına mı çıktık?
BD: Aynı gün havadan önce paraşüt tugayımız, ondan sonra da komando tugayımız Lefkoşa’nın kuzeyindeki Gönyeli’ye sabahın alaca karanlığında indiler. Oraya hem helikopterle hem de paraşütlerle indik.
EÇ: Çıkarma günü bizim uçaklar oraları bombalıyor muydu?
BD: Tabii… Hava ve deniz kuvvetlerimiz Girne’nin arkasındaki Beşparmak Dağları’nı bombaladı. Lefkoşa çevresi de bombalandı.

Türk askeri Ada’ya böyle çıktı.
Korkuyu yenen inançtır herkes göreve inançla bağlıydı
EÇ: Şimdi bunu size bir insan olarak soruyorum. Bir savaşa gidiyorsunuz ve ne olacağı belli değil. Hiç korku duyuyor musunuz? Yani içinizde bir korku, bir ürperti hissettiniz mi?
BD: Tabii hiçbir insan, “Ben savaştan korkmuyorum” diyemez. Herkes bir savaş sırasında az veya çok tereddütler geçirebilir. Buna korku da denilebilir, heyecan da denilebilir, tereddüt de… Bu kelimeler olabilir. Bunları da yenecek olan inanç, azim ve iradedir. Eğer inançlı iseniz, bu korku yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Yani korkuyu yenen şey inançtır.
EÇ: Şimdi Paşam, orada bir savaş var… Elbette ki karşımızdaki Yunan askeri de korkuyor. Rum askeri de korkuyor. Bizim askerimiz de insan olduğuna göre, acaba korku belirtileri sezdiniz mi?
BD: Bak Çölaşan, bizim askerimiz subayına çok sıkı bağlıdır. Subayında korku görmezse, azim görürse, o da subayına mutlaka uyar. Şunu açıkça söyleyeyim, bizde herkes görevine inançla bağlıydı.
EÇ: Hiç firar olayı oldu mu?
BD: Böyle bir şey hiç olmadı.
Bedrettin Demirel kimdir?
1917’de Elazığ’da doğdu. Babası, Kurtuluş Savaşı gazilerinden Binbaşı Zekeriya Bey. 1938’de topçu subayı olarak Harp Okulu’nu bitirdi. 1948’de yüzbaşı rütbesindeyken kurmay oldu. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1966’da general oldu. 1974 Kıbrıs Harekâtı’na önce tümen komutanı olarak tümgeneral rütbesiyle, daha sonra da kolordu komutanı olarak katıldı ve Kıbrıs Türk Kuvvetleri Komutanlığı yaptı. 1978’de orgeneral oldu ve 2. Ordu Komutanlığı görevine getirildi. 1982’de 49 yıllık askerî hizmeti sonrası emekli oldu. 1982-1986 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı yaptı.Evli ve iki çocuk babası. Demirel 1988’de hayatını kaybetti.
YARIN: Taraflar nasıl savaştı? Askerlerin morali ve beslenmesi nasıldı?

